Kutu

hayaletköpek arşivlerinden dördüncü hikaye…

KUTU

Hayal edin. Sıcağı hayal edin. Çok sıcağı. Dayanabileceğiniz (en azından birkaç saat), ama gerçekten sizi ümitsizliğe sokacak kadar uzun süren, sonu belirsiz bir sıcağı.

Şimdi kendinizi küçük bir odada farzedin. Birbirlerine yakın duvarları, basık tavanıyla penceresiz, küçük bir hücrede. Odanın duvarlarını birbirine yakınlaştırmaya başlayın. Tavan da biraz aşağıya insin. Oturduğunuzu düşünün. Sıcaklık ve havasızlık giderek daha da fazla rahatsız etsin. Oturduğunuz yerde başınız tavana, dirseklerinizse iki yanınızdaki duvara değsin. Yeterince klostrofobik oldu mu?

Zifiri karanlık ve yalıtımdan kaynaklanan sessizliği de ekleyin listeye. Kim ne kadar dayanabilir böyle bir cendereye?

Alnınızdan inen ter damlacıkları gıdıklıyarak aşağıya doğru iniyor yanaklarınızdan. Kıpırdayamıyorsunuz, terleri silmek için olsa bile.

Yeterince boğucu oldu mu? Olduğuna kanaat getirdiyseniz hikayeye devam edebilirsiniz.

Berbat bir yaz sıcağının tam ortasında, güneş tepe noktasından henüz ayrılmış, batıya doğru inişine başlamışken çıkıp gelmişti.

Yaz sıcağında yapılması gerçekten zor işler vardır. Ne kadar iyi havalandırılırsa havalandırılsın yine de kesif, loş, baskın bir havası olan atölyelerde çalışmak mesela. Tornacılık ve marangozluk gibi. Devamlı çalışan iş makinalarının motor sıcaklığı, iş yapılan mekanı daha da boğar. Buna gürültü de eklenince dayanılmaz bir hal alır ortam. Üzerlerine yapışan kurşuni toz terle karışır, demir döküm atölyelerinden ustalar yüzü gözü kararmış çıkar. Talaş tozuna bulanmış marangozlar ise dini bir tablodan fırlamış gibi hafif altın renginde, güneş altında pırıl pırıl parlarlar. Belki de isa mesihin halkınca görünen ulvi ışığının sebebi budur. Bedenin açıkta kalan yerlerine yapışmış altın renkli talaş tozu. Bilemiyorum. Neyse.

O güne dönmek biraz rahatlatıyor beni. Hafif bir esinti olduğunu hatırlıyorum şehirde. Ama bu yine de deli gibi kaşınmama engel değildi hafif loş marangozhanede. Kapının önünde duran iki karaltıyı farkettiğimde kimbilir hangi berjerin kolluğunun kavisini ayarlamaya çalışıyordum.

Atölyeye pek insan gelmezdi. Sadece mekanımı bilen bir iki arkadaşım, onların tavsiyesiyle gelen birkaç müşteri ve geyik yapmak için gelen konu komşu uğrardı. Fakat bu çift farklıydı. Ne işleri vardı bu civarda bilmiyordum. Alış veriş merkezleri, showroomlar, cadde üzerindeki şık ve pahalı dükkanlar dururken bu atölyede ne işleri olabilirdi ki?

Bakışlarım kadına kilitlenmişti. Arkasından gelen herif bir dekor gibi duruyordu açıkcası. Kadınsa sahneyi ele geçirmiş, başroldeydi tabi. Bunu sadece güzelliği, çekiciliği ve giydiği yazlık elbisenin cömert açıklıklarıyla değil, duruşu ve tavrıyla belli ediyordu. Bordo ağırlıklı, ham ipek elbisesi kıvrımlarına oturmuş, yuvarlak omuzbaşları askıların aşağıya kaymasını engellemiş, iri ve biçimli göğüsleri elbisenin baskısıyla daha da belirginleşmişti. Meme uçları iri ve dikti. Bel kemiği civarında donunun ipleri seçilebiliyordu. Sıcağın etkisiyle elbise, kasık bölgesinde hafif nemlenmiş tenine yapışmıştı. Uzun bacakları pürüssüz ve kaslı görünüyordu. Yüksek topuklu ayak bileğine bantlarla tutunan sade ayakkabıları vardı. Seslerini daha iyi duymak için kompresörü kapatmak zorunda kaldım. Bir an sessizlik havada asılı kaldı talaş tozuyla beraber. Sonra mahallenin doğal gürültüsüne bıraktı kendini.

Özel bir koltuk istiyordu. Nasıl bir şey istediğini tarif etti. Onu tam anlamıyla saracak, gerektiğinde yapraklardan bir yatak, gerektiğinde kadife yastıklarla kaplı bir taht haline gelecek bir koltuk istiyordu kendine. Bana bir takım örnekler gösterebileceğini söyledi. Buna pek gerek yoktu aslında. İçeri girdiği ilk andan itibaren, o çekici kıvrımları oturtabileceği, rahatsız etmeyen, aksine rahatlatıp gevşeten bir şeyler düşünmeye başlamıştım bile. Kadının gözlerinden gözümü ayırmadan tüm duruşunu, boyunu posunu kaydediyordum kafama. Evine gelip ölçü almam için sözleştik. Arkasında duran herif uzanıp kartını uzattı. Şöyle bir göz atıp masanın üzerine bıraktım. Herifin kartıydı. Telefon ettikten yarım saat sonra araba gönderip beni alabileceğini söyledi.

İki gün sonra kart minik talaş dağları arasında bir köprü olmuş göz kırpıyordu bana. Herhangi bir sabah gibiydi. Canım çalışmak istemiyordu. Yiyecek bir şeyler alıp şehrin göbeğindeki bir parka gittim. Beraber gezmeye çıkmış çiftleri, çocukları, köpeklerini gezdiren insanları seyrettim bir süre. Kafamda geçen gün gelen kadın, geniş güneş gözlükleri ardından gülümseyen yüzü, seksi kıvrımları ve canlı bedeni dansediyordu.

Çocukluğumda seyrettiğim çizgi filmlerden mi bilemiyorum, mobilyaların organik canlılar gibi görüp, hareket ettiklerini, şekil değiştirebildiklerini hayal etmiştim. Aslında pek de yersiz sayılmazdı bu hayaller. Kim bir koltuğun at, canavar vs olduğunu hayal etmemiştir ki çocukken? Sonsuz rahatlık için tek bir yasa vardı. Uyum. Mobilya endüstrisinin oynadığı, senede milyarlar yatırdığı bir bölümdü ar-ge. Omurganızla uyum sağlayan esnek yay sistemleri, kafanızın şeklini alan içi bilmem ne tohumlu yastıklar… en başarılı örnek su yatağı oldu ve kaldı. Kullanımı çok rahat olmasına rağmen bakımı biraz sorunlu olan su yatağının yerini jel yatak almak üzere.

Ağaçlara yaslandım gün boyu parkta. Çimenlerde oturdum. Yaprakları sırtıma destek yapıp uzandım. Toprakla nasıl bir olduklarına baktım. Ve toprağın onlara nasıl uyum sağladığını. İnsanın topraktan yaratılmış olduğunu söylerler. Bu durumda mobilya gibi genelde ahşap konstrüksiyon malzemelerle iştigal etmesi çok da garip değildi insanoğlunun. Her ikisi de birbirlerine uyum sağlamaya çalışıyordu. Ben de park içinde büyük bir salonda gibi dolaşıp, toprağın ve tahtanın, insan ve konfor arayışının içindeki uyumu yakalamaya çalışıyordum.

Akşamüstü kartta yazan numarayı aradım. Gerçekten de yarım saat içinde parkın çıkış kapısında siyah, son model bir arabayı beni beklerken buldum. Kadınla beraber gördüğüm adam vardı direksiyon başında. Ben yaklaşırken inip kapıyı açtı. Arkaya geçtim. Sol tarafa. Rahat, deri koltuklarda sessiz, şehirden yalıtılmış bir yolculuk oldu. sağ tarafımda, kadının oturduğu yerde parmaklarımı dolaştırdım. Dokunmuş olabileceği yerleri okşadım. Parfümünün asılı kaldığı boşluklara yöneldi burnum. Zevkini, beğenisini ortaya çıkartmaya çalışıyordum aslında. Bedenine uyum sağlamış kıvrımları inceledim beğeniyle. Ama deri araba koltukları bir salon koltuğu kadar bilgi vermez insana. Momentumu sebebiyle her zaman gerilmeye ve değişmeye, gergin kalmaya meyillidir. Ama yine de bir şey söyler. Yine de bir nokta vardı. Sahibesinin bedeninin o noktasını üzerine kazıyan. Koltuk ortası minderinde belirgin bir dirsek izi vardı. Sahne gözümde canlanmıştı. Bacak bacak üzerine atmış, hafifçe sol yanına ağırlık verip dirseğini arka koltuk ortası minderine vermiş, elindeki dosyaları inceliyordu. Hafifçe dönüşünü hissettim, omzunda yer değiştiren saçlarını. Gülümsediğini gördüm belli belirsiz. Araba durdu. Gelmiştik.

Konuşmalara dair pek bir şey hatırlamıyorum. Evde olduğum sürece ev sahibesini izledim zaten. İsteklerini -ki birincil önemi vardı bu durumun- bir bir kaydettim. Biraz önce önünde durduğu kapı eşiğinden boyunu, önünde durduğu, yaslandığı büfeden kalçasını, bacaklarının boyunu çıkardım. İnce belli çin vazolarıyla oranlayıp belini, göğüslerini belirledim. Bunların hepsi çaktırmadan yaptığım şeylerdi. Ama ışıldayan gözlerinde bir şeyler özellikle böyle hesapları yapmam için beni yönlendiriyordu sanki. Bir ay sonrası için sözleştik.

Günler günleri takip etti. Atölyemi kapatıp şehirde dolaştım. Sinemalara, kafelere girdim çıktım. Garları, araba galerilerini dolaştım. Parklarda, bahçelerde, anfi tiyatrolarda sıralara, stadlarda tribünlere çıktım. Girdiğim yerlerde ilk gözüme kestirdiğim yere oturuyordum. Otel lobilerinde oradan oraya geçiyordum. Şehirde insanların oturduğu yerlerin devasa bir envanterini çıkartıyordum aslında. Ve aslında hepsinde “ben” olarak varolduğumu, rahatlığımı da kendimle beraber götürdüğümü keşfettim. İşverenim de ancak kendisi olduğu sürece rahat edecekti bana ısmarladığı koltukta. O muhteşem kadın; yansıttığı, yarattığı her şeyle beraber oturacaktı onun üzerine. Gün içindeki kaygılar, mutluluklar, rehavet, öfke, şehvet… hepsi bir arada yer alacaktı. Onunla beraber, onun içinde.

Haftasonu boyunca gerekli malzemeleri ısmarladım. Bir takım notlara eşlik etmesi için çizimleri tamamladım. Ve işe koyuldum. Gelmiş geçmiş en güzel, en canlı koltuğu yaratacaktım.

Öncelikle kendi sığabileceğim kadar bir alan bıraktım iskelet içinde. Kollarımı gerektiğinde uzatabileceğim, bacaklarımı ve ayaklarımı kısıtlı da olsa bir şekilde hareket ettirebileceğim bir hazne hazırlıyordum koltuğun içinde. Tabi ki bu hareketler koltukta kimsenin oturmadığı zamanlarda olacaktı. Basit, sessizce çalışan bir iki fan yardımıyla havalandırma sorununu halletmiştim. Uzay araştırmaları için geliştirilmiş küçük atık depolarından bulmuştum vakti zamanında. Metan ve propan üreten atıkların dönüşümüyle enerji üretimi gerçekleştiriyordu. Ufak bir alet çantası boyutundaydı. Koltuğun içindeki sürücü bölümünün altına sığabiliyordu. Sol kolun altında bir hazne yaratıp, kuru ve konserve gıdalar için bir yer açtım. Sağ kolluk tarafında da su haznesi yer alacaktı. Aslında iskelette herhangi bir sorun yoktu. Mesele;

iç hazneyi modifiye ederken, ergonomik ve planlı düzenlemeyi gerçekleştirmekti. Bulunabilecek en ufak laptopu da ekleyince pekala yaşanacak bir yer haline gelmişti koltuğun içi. Koltuk ayaklarının kenarına eklediğim iki geniş açı objektifli kamerayla beraber kumanda odası tamamlanmıştı. Koltuğun arkasından, iç odanın sırt kısmına gelen bir kapakla, içeri giriş çıkışı da kontrol altına almıştım. İskeleti kaplamaya gelmişti sıra.

Her vazgeçiş bir seçim, her seçim bir vazgeçiştir. Belirsiz bir süreliğine gidiyordum ne de olsa. Artık yeni bir evim, yeni bir hayatım olacaktı. Ve bir düzen kurmak yerine bir düzene adapte olacaktım. Yıllardır hayalini kurduğum, özlemini çektiğim bir şeydi bu. Şimdiye kadar bazı fırsatlarım olmuştu ama her seferinde vazgeçmiştim. Şimdi seçimimi yapıyordum işte. Artık önümde belli belirsiz bir duyguyla aşık olduğum, aşık olmaktan çok varlığını sonuna kadar hissetmek istediğim bir kadın duruyordu. Onu tüm bedeniyle, ağırlığıyla, elektriğiyle, aurasıyla, her şeyiyle hissedecektim koltuk içindeki minik kabinimde.

Son bir haftamın büyük bir kısmını koltukta geçirdim. Alışmam gerekiyordu içerde uzun saatler geçirmeye. Kameraların ince ayarlarını yapmış, atık kutusunun kullanım inceliklerini öğrenmiş, havalandırma sisteminde olabilecek aksaklıkların hepsini gidermiştim. Tüm bunları yaparken bir yandan da dışarı çıkıp kadının günlük hayatındaki alışkanlıkları belirliyordum. Ne zaman hangi kuaföre gidiyor, belirli alış veriş zamanları var mı, arkadaşlarıyla çıkışları, kısacası işime yarayacak sosyal hayatı ile ilgili her tür veriyi topluyordum. Teslimat günü gelmişti. Koltuğun nasıl alınacağını, ödeme konusunda kiminle nasıl bağlantı kurulacağını belirttim. Bunun için bir posta kutusu almıştım. Posta çekiyle ödeme yapılacaktı. Zaman zaman dışarı çıkıp kullanmayı düşündüğüm bir hesabım vardı. Beklemeye koyuldum. Çok geçmeden nakliye şirketi geldi. İki adam tarafından paketlendim, sırtlandım ve bir kamyona yüklenip yeni evime doğru yola çıktım.

Artık yeni evimdeydim. Heyecanla sahibemi beklemeye başladım. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Minik kameralarımdan evin salonunu görebiliyordum. Antreden iki basamak merdivenle inilen oldukça geniş, tavandan yere kadar camları olan bir yerdi. Mobilyalar zevkle seçilmişti, minimalist bir yaklaşım vardı açıkcası. Bauhaus etkileşimli basit bir deri koltuk ve kanepe grubu göze çarpıyordu. Cam tuğla seperatörle bölünmüş kütüphane ve büfeler mekanı kalabalıklaştırmıyordu. İşçiler işlerini bitirdiler ve gittiler. Ben de koca evde sahibemin koltuğu içinde yapayalnız kaldım.

Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum. Bölük pörçük rüyalarla bölünen bir uykuydu. Kapıya giren bir anahtar sesiyle kendime geldim. Kamera açısı nedeniyle kapıyı göremiyordum. Ama kapıdan içeri doğru fırlatılan bir adam gördüm. Ardından kapı hızla çarpılarak kapandı. Adam dizleri ve elleri üzerinde emekleyerek salonun ortasına doğru kaçmaya çalışıyordu. Güçlü topuk sesleri yankılandı kapı tarafından. Adamı içeri fırlatan kadındı. Hışımla salona daldı. Üzerindeki deri mantoyu salon basamaklarında yere bırakıverdi. Belinden kalın kemerini çıkardı ve yerde sürünen zavallı adama vurmaya başladı. Hıncını çıkartmak için bir yandan da tekmeliyordu. Ne söylediklerini daha iyi anlayabilmek için kulaklığımdaki sesi kökledim ama sadece adamın yalvarmalarını duyabiliyordum. Biraz sonra adamın sesi tamamen kesildi. Kadın soluk soluğa kalmıştı. Saçını düzeltirken göz göze geldik. İrkildim. Aslında göz göze gelmemiştik. Sadece doğrudan koltuğa bakmıştı. Gözlerinde garip bir gülümseme belirdi. Ve bana doğru ilerledi. Beğeniyle koltuğun çevresinde dolaştı. Sivri topuklarının sesini kulaklık olmadan da duyabiliyordum. Ensemin üzerinden bir ürperti hissettim. Parmaklarını koltuğun üzerinde gezdiriyordu. Hissedebiliyordum. Çıkardığım işten memnun kalmıştı sanırım. Sonra oturdu. Hafif bir soluk çıktı ciğerlerimden. Tam kucağımda hissediyordum kadını. Kalçasını, sırtını… bacakları bacaklarımın üzerindeydi. Kolları kollarımın üstünde dinleniyordu. Bacak bacak üstüne atarken kalça kemiğini duyumsuyabiliyordum. Zevkle kendimden geçmiştim. Sahibem onun için yaptığım koltuğu beğenmişti. Bunu söylemese de ben anlayabiliyordum. Mutlu ve huzurlu, zevkle döşemeyi okşuyor, kalçasını oynatarak biraz daha yerleşiyordu bulunduğu yere. O hareket ettikçe ben de onun kaslarını, eklemlerini, ruhunu keşfediyordum.

İlk üç gün koltuğu terk etmedim. Ev yaşantısını anlamalıydım. Eve kim geliyor kim gidiyor, kim ne zaman kaçta yatıyor… Salonda iki kez değişti yerim. Sonuncu yer biraz daha köşeydi. Salonun neredeyse tamamını görebiliyordu. Ben de en az sahibem kadar memnun kalmıştım bulunduğum yerden. Bu arada ilk gün dövdüğü adamı bir daha göremedim. Bununla birlikte daha önce dükkana gelen ve beni parktan arabasıyla alan adam geldi bir gün. Kadına raporlar ve dosyalar getirmişti. Sağlı sollu iki tane sağlam tokat yedi, sonuçta yerde diz çöküp kadının ayaklarını öptü ve gitti. Kısacası bulunduğum yer kraliçenin şatosuydu. Ve şatoya gelenler de ya hizmet için, ya da dayak yiyip gitmek için geliyordu buraya. Hoşuma gitmişti. Çünkü ufacık da olsa kadını kıskandığımı farketmiştim.

Sabaha karşı sahibem uyurken çıkıp evi keşfetmeye karar verdim. Koltuğun sırt kısmına gizlediğim kapaktan kendimi dışarı attığımda sabah ışıklarına bir saat kadar bir zaman vardı hala. Kısa bir süre basit hareketlerle kaslarımı açtım. Ve evde kedi adımlarıyla dolaşmaya başladım. Antrenin diğer ucunda uzunca bir koridor vardı. Sağdaki ilk kapı geniş bir banyoya açılıyordu. İçinde jakuzi sistemi olan bir küvet, genişçe bir lavabo ve mermer tezgah, ayna önünde de onlarca irili ufaklı şişe vardı. Banyo köpükleri, esanslar, parfümler… bir kadına ait banyoda bulunabilecek ne varsa hepsi oradaydı. Şişelere dokunmadan yaklaşıp kokladım, dijital makinamla fotoğraflarını çektikten sonra banyoda işim bitmişti. Karşı kapı hafif aralıktı. Dikkatle aralığı genişlettim. Garip, feromeni bol bir koku dalgası sardı bir anda beni. Ten ve deri kokusunu duyabiliyordum. Duvarlara gömülü loş bir ışıkla hafifçe aydınlatılmış bir odaydı. İçeride sadece dolaplar ve raflar vardı. Raflarda da yüzlerce çizme, ayakkabı ve terlik. Nefesim kesilmişti manzaranın güzelliğinden. Açıkcası objelerden dolayı değildi bu heyecan. Hepsi yeni alınmış gibi pırıl pırıl parlayan, düzenli bir şekilde renklere ve biçimlerine göre yerleştirilmiş ayakkabıların sahibesini düşünmek nefesimi kesmişti. Bir yandaki oda galiba misafirler içindi. Geniş ve rahat bir yatak, dolap, etajer gibi genel kullanıma açık eşyalarla dekore edilmişti. Artık koridorun sonuna gelmiştim. Son bir kapı kalmıştı. O da yarım açıktı. Hafifçe kafamı içeri uzattım. Odadan uyku kokusu geliyordu.

Her zaman merak etmişimdir. Uyuyan insanlar, çevrelerindeki varlıkların elektriklerini, enerjilerini hisseder mi? Ve bu hissetme rüyalarına nasıl etki eder o anda? Belli belirsiz, ay ışığına benzer bir luminansla aydınlanmış genişçe bir yatak odasıydı. Ne sıcak, ne soğuk, tatlı ve ılık bir esinti vardı nereden geldiği anlaşılmayan. Saten çarşaflar ve yatak örtüsüyle sarmalanmış yatıyordu biraz önümde. Hafifçe dönerken odadaki gölgelere sığındım ve izlemeye başladım onu. Çıplak ve dolgun vücudunda ince dantelli bir tanga ve atletten başka bir şey yoktu. İnanılmaz çekicilikteki kalçası yukarı kalkıktı. Yüzükoyun yattığı için bel çukurunu ve kuyruk sokumunun iki yanında birbirlerine simetrik duran iki gamze ile göz kırpıyordu sanki. Elimi o pürüssüz alanda gezdirmek istedim bir an. Kürek kemiklerinin çıkıntısı belli oluyordu atletin askılarının kenarından. Yuvarlak omuzbaşlarını, yastığı kucaklamış kollarını okşamak istiyordum. Dokunamasam da kokusuyla doldurabilirdim ciğerlerimi. Olabildiğince yaklaştım ben de ona. Hafifçe hareket etti. Bedeninden yayılan sıcaklığı hissedebiliyordum. Tatlı kokusu burnumu gıdıklıyordu. Tüm cesaretimi toplayıp üzerindeki örtüyü sıyırdım. Bakımlı ayakları ortaya çıkmış, pembe ayak parmakları göz kırpıyordu. Sertleşmiştim. Kalp atışlarım hızlanmıştı. O anda garip bir şey oldu. Yastığı kucaklamış kolu aşağıya sarktı, eli göbeğinden aşağıya inip bacaklarının arasına kaydı. Stringi araladı, başparmağıyla işaret parmağı arasında klitorisini ovalamaya başladı. Şaşkınlıktan gözlerim iyice açılmıştı. Birkaç adım geri çekilip yine gölgelerin arasına saklandım. Basbayağı uyku sırasında kendi kendini tatmin ediyordu. Hareketleri bir hızlanıp bir yavaşlıyor, ben de bu inanılmaz görüntünün etkisinde ne yapacağımı bilemeden gördüklerimi hafızama kaydediyordum. Bacakları iyice aralandığında bacaklarının arasındaki karanlık yerini hoş bir pembeliğe bıraktı. Sessizce yutkunarak geri geri odadan çıktım. Ufaktan gün ağarmaya başlamıştı. Artık koltuğuma dönmeliydim.

Günler birbirini takip ediyordu. Haftada iki üç gece koltuktan çıkıp evde dolaşır oldum. Çamaşır dolabı en sevdiğim yerlerden biriydi. Belirli çamaşır günlerinden önce bir tane külotu aşırıp, ertesi gün bir yerlere tıkıyordum. Sahibem de kölelerine -artık köle olarak adlandırıyordum evde işe koşulan adamlara- dikkatsizlikleri yüzünden cezalar veriyordu. Cezaların dozu giderek yükselirken salondaki seyrim de giderek daha heyecanlı oluyordu. Oldukça yaratıcıydı kadın. Bir gün iplerle bağlayıp eşek sudan gelinceye kadar dövüyor, başka bir gün çırılçıplak soyup tek bir kelime etmeden kölenin çevresinde dolanıyordu. Fiziksel cezaları kaldırabiliyordu adamlar. Ama psikolojik olanlarda direnç noktası gibi bir şey olmuyordu. Öyle ki bu bazen günlerce sürüyor, sonunda adam delirme noktasına geliyor, gözlerinde yaşlarla hıçkırarak ağlıyordu. Aslında adamlara acıyarak buna bir son verebilir, bir daha asla bir şeyin kaybolmamasını sağlayabilirdim. Ama kadının bu işkenceler sırasında ve sonrasında koltuğuna oturarak kendini tatmin etmesi bana engel oluyordu. Artık ben de daha cesur davranıyordum. Geceleri gizlice yatak odasına girdiğimde çıplak ve uyuyan bedenine bakarak masturbasyon yapıyor, o yokken çekmecelerinden iç çamaşırlarını aşırıyor, ayakkabı odasındaki ayakkabılar ve çizmelerle, kısacası onun kokusunun sindiği her şeyle sevişiyordum.

Sonun başlangıcı çok sevdiği deri eldivenlerini aşırmamla başladı sanırım. Ama sadece eldivenlerle yetinmedim. Bir çift çizme ve mor renkli dantel külotunu da aldım. Ganimetimle beraber koltuğuma girdikten bir saat sonra kapı çalındı, iki adam geldi. Bir anda ortalık hareketlendi. Fakat bir türlü kadraja girmiyorlardı. Kırbaç seslerini duyunca pavlovun köpeği gibi tepki verdi penisim. Elimin altında sahibemin 3 önemli eşyası vardı ne de olsa. Arada gaipten sesler mi duydum bilmiyorum ama zincir sesleri falan çalındı kulağıma. Önemsemedim. Hemen ardından kadın koltuğa oturdu. Üzerimde, içimde, her yerimdeydi sanki, bacakları sinirli sinirli sallanırken. Damarlarındaki kanın gümbürdeyerek akmasını duyuyordum. Diri kalçalarının baskısıyla alev alev yanan kadınlığının sıcaklığını hissediyordum kucağımda. Sahibemin adrenaliyle unison bir boşalma yaşadım titreyerek. Nefesim kesildi. Haykırmak istedim.

Sıcak. Hayal edin sıcağı. Çok sıcağı. Boğucu, karanlık ve sessiz sıcağı. Yapabiliyor musunuz? Tamam bir adım daha yaklaştınız o zaman durumuma.

Ertesi güne kadar uyudum. Akşam en ufak hareket olmadı evde. Böyle zamanlarda çıkmak tehlikeliydi zaten. Kimin eve ne zaman geleceği belli olmuyordu. Beklemeye devam ettim. Ne gelen oldu ne giden. Üçüncü günün sonunda artık sıkılmıştım. Arada sırada hareket etmem gerekiyordu. Gece olunca ne olursa olsun çıkmaya karar verdim. Fakat… fakat kapak açılmıyordu. Bacaklarımı ve kollarımı gererek sırtımla yüklendim ve kulağıma bir zincir şıkırtısı çalındı. Panik içinde kameralara göz gezdirdim. Koltuğu görebilen bir kameram yoktu tabi ki. Bir kahkaha duydum sanki. Uzun, karanlık, ıslak, büyüleyici bir kahkaha. O zaman her şeyi anladım. Ya da en azından bazı şeyleri anladığımı söyleyebilirim. En başından beri biliyordu sahibem. İlk gece beni farketmişti. Hoşuna gitmişti aslında ona ait, ona bağlı, kafeste bir adam. Canlı bir mobilya olarak kullanabildiği, ona tapan, onunla yaşayan, onunla tatmin olan birisi. Ufak tefek aşırmalarım sınırı aşmadığı sürece ona da zevk veriyordu sanırım. Ama en büyük yanlışı yapmıştım. Haddimi aşmıştım. Ve ona ait, onunla nefes alan objeleri fetiş haline getirmiştim. Ve aslında ondan uzaklaşmıştım. Çünkü ne olursa olsun kokusu sonsuza kadar asılı kalmayacaktı çaldığım çizmelerinde, eldivenlerinde ve külotunda. Şimdi onlarla beraber boş bir evde, kendi yaptığım kafese hapsolmuştum. Her seçim bir vazgeçiş, her vazgeçiş bir seçimdi gerçekten de.

Karanlıkta ve yalnız ölümü bekliyorum şimdi.

Sıcak.

Çok sıcak.

Hayal edemeyeceğiniz kadar sıcak.

About these ads

Yorum yapın

Henüz yorum yapılmamış.

Comments RSS TrackBack Identifier URI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.